26 Mart 2009

HER KADIN BİRAZ BUDİSTTİR, ÇÜNKÜ MUTLAKA BİR ÖKÜZE TAPMIŞTIR...

“Her kadın hayatının bir bölümünü Budist olarak yaşar... Çünkü mutlaka bir öküze tapmışlığı vardır...” Son günlerin en çok forwardlanan kadın mailinde bunlar yazıyor, herkes birbirine söylüyor, kahkahalar atıyor, “oh olsun” diyor, “hepsi öküzdü bunların” diye buyuruyor, “Yaşasın Budizm” diye haykırıyor...

***
Kadında Budizme neden olan “öküz takımı” erkekler de, kendilerinin “öküz” familyasından geldiğini bilir...
Ama bir farkla ki, onlar öküzün iğdiş edilmemiş sığın olanını “Boğa” adını kendilerine verirler... “Çift sürmek, kağnı çekmekte kullanılan, etinden de yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığırdır...” öküz...

Erkek, öküz olduğunu kabul etmez... Boğa olduğunu düşünür...

Oysa boğa da tıpkı öküz gibi bir sığır türüdür...

Tek farkı damızlık olmasıdır...
***

Her neyse, erkek kendine boğa adını da verse “Şikago Boğaları” gibi sıfatlarla hava da yapsa, görmüyor ki kadın için halen öküz olarak adlandırılmaya devam edecektir... Ve kadın, hayatında mutlaka en az bir kez “öküz” karakterde bir erkeğe taptığını düşünüp, için için hayıflanacaktır...
Hayıflanması aslında öküz herife bir türlü aymamış olmasından dolayı kendi konjonktürel öküzlüğünedir...
Öküz erkekle, sapına kadar erkek arasında önemli farklar mevcuttur ki, bunları kendi ilk bakışta pek çakozlayamaz...

***
Kadın sadece sünepe tipli erkekten irkilir, çok darda kalmamışsa, başkasına seyirtir... Oysa “Öküz erkekler” de “sapına kadar erkekler” gibi sünepe sınıfının dışındadır ve kadın sünepe olmayan öküz erkekle, sapına kadar erkek arasındaki farkı zaman zaman farkedemez...
“Öküz Erkek” tipi için şunları söylemek mümkün: Öküz bir erkek tipi, kadına trip yapar, hava atar, kendini maldan sayar, kıymeti kendinden menkul roller keser, olmayanı oldurur, varolmayanı varmış gibi tutturur, ilişkilerinde slalomvari ölçülerde kıvırtır...

***
Öküz erkek başlarda karizmatik, sonlarda iğrençtir...
Çünkü çıkarcı, pislik, kadını kullanıp atan, karizmanın altında şeytanlık yatan, sevgi değil, intikam arayan bir ruh rahilidir Öküz erkeklik...
Kadın, kadını gerçekten seven karizmatik erkeği arar...
Öküz erkek kadını sever gibi yapan bir karizma gibidir başlarda...
Ortalarda foyası da ortaya çıkmıştır, ama bu dönem Öküz Erkek’le olan kadının kendi “konjonktürel öküzlük” dönemine denk düşer...
Kadın bir türlü aymaz ki karşısındaki sapına kadar değil sadece Öküz bir erkek tipidir...

***
Öküz erkekle, erkek arasındaki en önemli fark, “kadını sevmeyle kadından ince ve derin intikam almak üzerinedir...”
Öküz erkek, kadına kendine bağlayıp, havasını atıp,onu kullanıp, ruhunu okşattırıp, zevkini yaşayıp, arkasından toz olup, hatta biraz da intima alıp, çaresiz bırakmayı arzulayan erkektir...
Öküz erkekler, ya analarından, ya danalarından, ya geçmişteki bir kadından, buldozer geçmiş gibi dümdüz edilmişlerdir...
Öküz kategorisindeki herifçioğlu, yeni rövanşlar, yeni vücutlar, hayatın acısını çıkartacak, erkekliğini okşayacak yeni intikamlar peşindedir...

***
Öküz erkek tipine bağlanan kadın, 6 ay ile 6 sene, ya da siddin sene (ey editör sakın sittin sene diye düzeltmeye kalkma, en doğrusu siddin senedir ve 66 yıl demektir...) işkence çeker... Altı aysa, mesele değildir, hafif travma yeterlidir... Altı seneyse, epeyce bir psikiyatrik tedavi gerekir...
Öküz erkekle 6 sene ve fazlasını geçiren her kadında, psikiyatrik tedavi ihtiyacı vardır...
Çünkü kadıncağız kendini kendisi gibi görememektedir... Öküz adam kadını tarumar etmiş, dağıtmış, özgüvenini elinden almıştır...
Yine de süresine göre, tedavi imkanı mevcuttur... Tedavi, Öküz Adam’ın tedavüldeki süresine göre, olumlu sonuç verecektir...

***
Öküz adamla 6 sene civarında beraber olan kadınlar yine de mutludurlar...
Çünkü Öküz Adamlar’la siddin sene, nam-ı diğer ömür boyu geçiren kadınlar direkt “öküz etkisine” girerler...
Bu kadınlarda yeme içme güçlükleri, ya da yeme içme fazlalıkları, uykusuzluk hali, depresif travmalar, hallüsinasyonlar görülür...
Anlamsız şeylere anlamsız tepkiler verirler...
Çığlık çığlığa bağırırlar, bu manik dönemleridir...
Aniden depresifleşir, hiç ses çıkarmaz ve uyku haline geçerler, bu da depresif dönemleridir...
Manik-depresif hal Öküz Adamlar’la olan kadınların kaderidir...
Aşırı titizlik, hastalıklı temizlik, çocuğa fena halde düşkünlük ve her zaman mendebur bir ikiyüzlülük içinde yaşaşayacaklardır...
Öküz Adamlar’la geçirilen hayatlar, o kadınları da öküzleştirecektir...
Reha MUHTAR, Vatan Gazetesi

HER ERKEK SATANİSTTİR... ÇÜNKÜ MUTLAKA BİR KADINA TAPMIŞTIR...

Dünkü yazıya gazetevatan.com’da yorum gönderen bir okuyucum, erkekler arasında bolca söylenen anekdotu yollamış... “Her erkek satanisttir... Çünkü hayatında mutlaka bir kadına tapmıştır...”

“Her kadın biraz Budisttir... Çünkü hayatında mutlaka bir öküze tapmıştır...” sözünün belli ki erkekler arasındaki cevabı “şeytan olan kadın” imajıdır...
Avustralya’dan yazan Budist okuyucuma selam göndererek başlayayım yazıya, çünkü demiş ki “Budistler öküze tapmaz... Hindular tapar...” Buyur burdan yak... Neyse...

***
Kadın mı şeytan, erkek mi öküz...
Öküz veya sünepe ya da sapına kadar, hatta sadece sap olan erkeklere söylemeliyim ki;
Öküz olan erkek vardır, olmayanı da vardır...
Ama kadınların bütününün zekası şeytandır...
Erkek arkadaşlar kolay anlayamayacaklar...
Onlara anlatmak için dünüşce tarzlarındaki basit Aristo mantığından hareketleneyim:
Dikkat! Her kadın bütün diğer kadınların şeytan olduğunu söyler...
Kadınların şeytani zekada oldukları, erkek darb-ı mesellerinden değil, kadın seslendirmelerinden menkuldür...
***
Kadınlar, kadınlar için şeytan derler...
Aynı kadın, kendi erkeğini öküz yerine koyup, diğer kadını şeytanlaştırır...
Karı koca, munis bir hayatın içinde sürmekte olan bir evde, kadın şu vecizeyi yumurtlar: “Sana güveniyorum kocacığım... Ben diğer kadınlara güvenmiyorum...”
Bir kadının duygu ve düşünce dünyasını bundan iyi özetleyecek bir söz bulunmaz...
Kadın başka kadınların kocasını, sevgilisini, erkeğini, damızlığını, sünepesini, yumuşak başlısını, kifayetsiz zavallısını “şeytanlıklarıyla” elinden alacağını düşünür...
Burada “öküz” yerine konan adam, edilgen, insiyatifsiz, tavırsız, davranışsız, duruşsuz sünepenin sünepesi bir konuma alınır...
Bizzat kadın, “erkeğin öküz, kadının şeytan” olduğunu gerçeğini haykırır...

***
Aradaki tek fark kadın neslinden her bir ferdin sadece kendisini şeytan görmemesindedir...
Kadınlara göre, tüm kadınlar şeytandır...
Kendileri hariç...
“Öküz” sıfatlamasındaki erkek bu şeytani durumu anlamadığından, kendi kadını dışındakilerin şeytan olduğuna kanaat getirir...
O erkeğin gözünde kendi kadını şeytan değil, çocuklarının annesidir...
Geri kalan kadınlar ise şeytan...
Bir kadının, propaganda ustalığını gösteren Goebbelsvari bir başyapıttır, bu erkek beyninin dış şeytan tehlikesine yönelik yıkanması...
***
Ne ki, kadın yine de “öküz sıfatlı erkeğin” , başka kadınlara yalanmasını, oynaşmasını, onlara yazmasını önleyemez... Çünkü şeytan çekicidir...
Kendi şeytanlığını melek kamuflajında sunan kadın, adamın şeytana gitmesini bir yerde kendi elleriyle teşvikler...
Her halükarda kadın bilir ki, “kendisininki saftiriktir....”
Dışarda şeytanlar kol gezmektedir...
***
Gelelim erkeklerarası darb-ı mesele...

“Her erkek satanisttir... Çünkü mutlaka bir kadına tapmıştır...”

Erkek aslında sadece bilinçaltında kadının üstün olduğunu bilir... Kendisine saftirik hülyalarına göre, kat be kat üstün şeytani bir zekaya sahip olabileceğine ihtimal vermez...
Zavallı olduğundan “arada bir yakalanmasını ya da kendinden kuşkulanılmasını” kadın şeytanlığına delalet eder...
Zavallı bir durum ve Öküz Erkek nitelemesini hakeden bir davranış biçimidir bu...
Bir kere kadının erkeği yakalamak için şeytan olmasına gerek yoktur...
O kadar saf, arkada iz bırakan, ne yaptığını böbürlenerek anlatan, yakalanmasa zaten zorla itirafa hazır olan bir mahluktur ki erkek, bunun için şeytani bir kadın olmaktan geçtik, naif ve aptal mizahi karakter Peter Sellers tipi bir dedektif olmak bile yeterlidir, erkek çapkınlıklarını ve yalanmalarını yakalamak için...

***
Oysa bir kadının erkeğe göre kat be kat fazla olan şeytani zekasının çok belirgin, belgeli ve somut örnekleri vardır... Aşağıdaki yazıda onlardan bir potburi sunulacaktır...

Reha Muhtar, Vatan Gazetesi

KAHVALTI KADINLARI

Erkekler akşam yemeğe çıkartacak kadın ararlar...
Kadınlar, akşam yattıktan sonra sabah kahvaltı edecek erkekleri...
Erkek akşama ve geceye odaklıdır...
Akşam yemeğe çıkartacağı güzel kadınla samimiyeti artırmayı umar...
Oradan başka bir eğlence mekanına gitmeyi tasarlar...
Hoş başlayan yemeğin romantik devamından medet umar...
Eğlence mekanın alkollü arsızlığından gecenin devamını arar...
Bulursa rahatlar...
Her halükarda, noktayı gece uykuya dalarken koyar...

Erkeğin nokta koyduğu yerde kadın hayatı yeni başlar...
Kadının arayışı esasen, erkek uykuya daldıktan sonra başlar...
Akşam yemeği, ilk gece için hoş olsa da etkili değildir...
Gidilen eğlence mekanı, zevkli olsa da belirleyeci değildir...
Belirleyci olan sabah kalkıldığında ne durumda olunacağıdır...
Akşamki beraberlik beraberlik değildir...
Esas sabah kalktıktan sonra beraberlik varsa, onun adı
beraberliktir...
ilk akşam yenilen yemek yemek değildir...
Sabah edilecek kahvaltı kadın için ilk yemektir...
Her kadın, her halükarda ve mutlaka bir kahvaltı kadını olmayı
arzular...
Vücudunun değil, kendi değerinin bilinmesini ister...
Sadece erkekliği değil, erkek adamı uyandırmayı düşler...
Ön sevişme diye adlandırdığı akşam yemeğini değil, sevişme sonrası
kahvaltıyı arzular...
Flörtü sevse de, sevgiyi arar...
Kadınlığından gurur duysa DA esasen aşkı arar...
Özgür birliktelikleri savunsa DA, ait olacağı adamı arar...
ilk akşam yemekte ses etmese de, kahvaltıyı umar...

Erkek duyarsızlıkları yoğun aşk durumları dışında, kadın kahvaltısını
anlamaz... Sabah nemrutluğu, akşamki özenin tersidir...
Verilen sözler sabah unutulmuştur...
Gece fethedilen dünyalar, sabah kaderlerine bırakılmıştır...
Paylaşılan kalpler yalnızlığa terkedilmiştir...
Kadın için sevgi çokça yerini yeni bir öksüzlüğe bırakmıştır...
Erkek için hayat normal ritmine dönmüştür...
Çoğu zaman böyledir ve böyle olacaktır...
Çoğu zaman böyle olduğu ve böyle olacağı için, kadın kahvaltılı
birliktelikler ister...
Erkek geceye noktayı koymuş ve uyumuşken, kadın virgülü koymuş ve
düşünmeye
başlamıştır...
Kadın için gecenin nasıl geçtiği gece belli olmaz...
Sabah belli olur...

Her zaman sabah kahvaltısı yapılmasa da, kahvaltılı birliktelikler
müthiş
güzeldirler...
Büyük aşk olmasa da sevgi doludurlar...
Vücutlarını paylaşanların, birbirlerini paylaşması önemlidir.
Ruhu güzelleştirir, sakinleştirir, dinginleştirir...
insana insan olduğunu hissettirir...
Hayvanlardan ayrı olduğunu özümsettirir...
Bunu bilmeyenlere hanzo denir...
Yüzüne söylenmese de arkasından söylenir...
Akşam yemekler davetlerinin çokluğu kadınlara dişi olduklarını hissetirir...
Mutlaka gereklidir...
Sabah kahvaltıları ise, kadınlara kadın olduklarını özümsetir...
Gerekli olmanın ötesinde gereksinimdir...
Olmaması büyük eksikliktir.
Kahvaltısız kadınlar O eksikliği erkeğe mutlaka hissetirir..
Akşamın güzelliği sabahki kahvaltanının içindedir...
Kahvaltı birlikteliktir...
Sürekli olmasa DA paylaşılan bir güzelliktir...
Kadınlar kahvaltılı olmalıdır.
Kahvaltısız bırakılmamalıdır...

Sabahlarını çokça kahvaltısız geçiren bu satırların yazarı için bile,
bu

durum değişmeyecektir...
Hayata ilk defa giren kadınlar mutlaka kahvaltılı olacaktır...

Reha MUHTAR, Mina'ya Mektuplar

DEWEY (Dünyanın Kalbine Dokunan Kütüphane Kedisi), Vicki Myron


DÜNYANIN EN ÜNLÜ KEDİSİ DEWEY’İN ÖYKÜSÜ

Yayınlandığı ilk günde dünyada rekor ilgi gören ve sıradışı öyküsüyle tüm dünyada insanları derinden etkileyen, yüreklerini ısıtan DEWEY şimdi Türk okuyucularıyla buluşuyor…
DEWEY inanın sizin hayatınızı derinden etkileyecek.
Bir kedi sizin üzerinizde ne kadar etkide bulunabilir? Bir kedi kaç kişinin yaşantısını etkileyebilir?
Terk edilmiş bir yavru kedi klasik bir Amerikan kasabasındaki küçük bir kütüphanede nasıl dünya çapında ünlü olur? Dewey’in büyüleyici öyküsünü okumadan bu sorulara yanıt veremezsiniz.

Dewey’in öyküsü olası en kötü durumda başlıyor. Yalnızca birkaç haftalık yavru iken, yılın en soğuk gecesinde Spencer kasabası Halk Kütüphanesine sığınır. Kütüphane yöneticisi Vicki Myron ertesi sabah onu bulmuştur. Myron alkolik kocasından ayrılmış, göğüs kanseri olan çocuklu bir kadındır. Dewey onun ve personelin kalbini kazanmıştır ve yukarı doğrularak ve soğuktan neredeyse donmuş patisini kaldırarak onlara teşekkür edecektir. Sonraki on dokuz yıl boyunca Spencer halkı onun heyecanını, sıcakkanlılığını ve (bir kediye özgü) insancıllığını ve her şeyden önce en çok kimin ihtiyacı varsa onun yanına gitmesini sağlayan altıncı hissini yaşayacaktır.
Onun ünü başka kasabalara ve ardından başka eyaletlere doğru artar ve sonunda tüm dünyaya ulaşır. Dewey yalnızca bir dosttan daha fazlasıdır; o genel olarak tarımla geçimini sağlayan bu kasabanın insanları için bir gurur kaynağı olmuştur.

“Olağanüsüt bir hikaye… DEWEY kesinlikle tüm insanlar için bir esin kaynağı.”
—JACK CANFIELD, yazar

“Beş mendil ıslatmama neden olan bu yürek ısıtıcı öyküyü sevdim. Bunun tek nedeni onun olağanüstü bir kedi olması değil, aynı zamanda Iowa halkının ve özelde Spencer kasabasının insancıllığı ve direncidir.”
—W. P. KINSELLA, yazar

“Dewey’in öyküsü bir kedinin insan yaşamını ne denli değiştirebileceğini duygusal bir tarzda ortaya koyuyor. Vicki Myron Dewey’in öyküsünü yazarak bu ünlü kütüphane kedisine onuncu canını veriyor.”
—CHRISTIE VILSACK, Iowa valisi eşi

“Iowa halkı Dewey adında çok sevecen bir kütüphane kedisi aracılığıyla uluslar arası alanda bir ün kazanmıştır. Bir kedi sever olun ya da olmayın bu kitap sizi derinden etkileyecek.”

AŞKIMIZ KEDİ, Armand Eisen


Antik çağlarda Mısırlılar kedileri tanrı sayarlar, onlar için tapınaklar inşa ederler ve öldüklerinde mumyalatırlardı. Daha sonraları kediler daha az şanslıydılar. Mısırlıları büyüleyen gizem Orta Çağlarda şüpheyle karşılandı. Kediler, büyücülükle ve cadılarla yakından ilişkilendirildi ve acımasızca yaygın bir biçimde yakıldı. Ancak bu zor dönemleri de atlattılar ve günümüzde yeniden tapılacak yaratıklar oldular. Ancak bu sefer tanrı ve tanrıça olarak değil, bizi büyüleyen, eğlendiren sevgi kaynağı yaratıklar olarak. Colette'in dediği gibi 'Kusursuz dostlarımın asla dörtten az ayağı olmaz.'

BENİM SEVGİLİ KEDİLERİM, Anja Meulenbelt


Kedilerle uğraşan kişilerin biraz tuhaf olduğu hakkında genel bir söylenti vardır. Konu eğer Anja Meulenbelt ise bence bu kesinlikle doğru. (Tabii kendimi de bu tuhaflar ordusuna dahil ediyorum.) Hamarat bir anne iken lezbiyen olduğunu keşfeden, kadın hakları konusunda soluksuz bir kariyer sahibi Anja Meulenbelt, iflah olmaz bir kedi dostu ve Hollandalı bir yazar. Hayatı algılayışı ve onu okuyucu ile paylaşımı çok az yazarda görülecek kadar yalın ve samimi olan Anja Meulenbelt'i aslında Benim Sevgili Kedilerim'den önce Hayranlık ile tanımıştım. Hayranlık'ı Utanç Bitti izlemişti. Benim Sevgili Kedilerim ise Anja'nın kedileri ile olan ilişkisini konu edindiği keyifli bir anlatı.

Anja Muelenbelt, "Benim Sevgili Kedilerim"de kedilerle başlayan dostluğunu kayıtsız ve sınırsız bir şekilde anlatıyor. Üstelik, anlattıklarını cıvıl cıvıl aksesuarlara boğmadan, şirin bir kedi kitabından özenle uzak durarak.

Belki de bu kitaptan okuyucusuna kalan en önemli şey, kedilerin de tıpkı insanlar gibi bir karakterleri olduğu ve aldatmaları, kıskançlıkları ve aşkları ile kedi evrenindeki ilişkilerin de tıpkı insanoğlunun ilişkileri ile aynılık gösterdiği gerçeğidir.

Pembe ağızlı, zapdedilmez tutkuları olan Saar sanki Anja Meulenbelt'in kedi izdüşümü gibi. O da zaten onu "tam bir yazar kedisi" olarak tarif ediyor. Yazarken onu rahatsız etmeyişi, ama hep onun yanında olduğunu hissettirişi ile Saar bu kitabın gözdesi. Saar'ın oğlu Pu ise Anja'nın -biraz da espirili bir şekilde- erkekler hakkındaki olumsuz değerlendirmelerinin paratoneri.

Ama Saar ve Pu dışında, ilk kedisi Patsy (ilk adıyla Kleopatra), Saar'ın kızıştığında çiftleştiği Pander, boşandıktan sonra edindiği kedisi Pukeltje, abartılı hanımefendiliği sebebi ile Louise ismini kaybeden Miep, çapkın Pie, merdivenden çıkıp inemeyen Gabriel, Clint Eastwood'a benzeyen maço Grijs, Grijs'in sevgilileri Vigdis ve Celes de bu keyifli anlatının diğer kahramanları.

Anja Meulenbelt yazdıklarında o kadar açık ki, bu açıklığıyla kediseverleri bazı sayfalarda dehşete düşürebiliyor. Bir zamanlar öldürdüğü bir kediyi günah çıkarmaya meyil etmeden tüm gerçekliği ile itiraf ediyor. İlerleyen sayfalarda köpekseverlerin de bam teline dokunmadan edemiyor. Ama Meulenbelt her şeyden öte kedileri olduğu gibi kabul edip onlarla kurduğu yaşam kültürünü nazlanmadan okuyucu ile cömertçe paylaşıyor.

Cömertçe paylaşılan bu yaşam kültürüne birçok tespit de eşlik ediyor. Bu anlatıda yer alan tespitler, hani her zaman önümüzde duran ama görmediğimiz türden gerçeklikler. Kedilerin aslında her zaman meşgul olduklarına ve boş zamanları olmadıklarına ilişkin tespit, bunların başında geliyor. Gerçekten de bu tespit, kedileri hep boş zamanı bol yaratıklar olarak görenlere de iyi bir cevap. Oysa ki, sokaktan gelen sesler, açılan kavanoz sesinden hangi yiyecek olduğunun tahmin edilmesi, zili çalanın komşu bilinmesi, eve kaçak giren böceğin hangi kanepenin altına seyredeceğinin kestirilmesi kedilerin yoğun günlük programının sadece bir bölümü.

Anja Meulenbelt, kısacası, Benim Sevgili Kedilerim'de Saar'dan Vigdis'e kadar kedilerle ördüğü yaşam kültürü ile yüreğinizin derinliklerine tüm yalın anlatımı ile inip kedilere ilişkin bugüne kadar seslendiremediğiniz duygularımızla bizi öylecesine başbaşa bırakıyor. Kesinlikle okunmaya değer...

Anja Meulenbelt, Benim Sevgili Kedilerim, Parantez Gazetecilik ve Yayıncılık, 1997, İstanbul


(Alıntıdır)


Çağdaş Türk Edebiyatı'nda Kedi Hikayeleri, Alper Çeker


Çağdaş Türk Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından, en içten kediseverlerden seçilmiş 25 hikaye. Kedi sevgisini yeniden yaşamak, edebiyat keyfiyle paylaşmak, o en yakın dostlarımıza yazarlarımızın nasıl bir sevgiyle yaklaştıklarını anlamak isteyenler için hazırlanmış bir seçki... Hüseyin Rahmi Gürpınar, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Cihat Burak, Cahit Kayra, Necati Cumalı, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Onat Kutlar, Nursen Karas, Tomris Uyar, Gülper Refiğ, Neşe Cehiz ve Kaan Yazıcıoğlu'ndan kedi hikayeleri.

EDEBİYATTA KEDİ


Kediler, yazar dostudur.
Zaten entellektüel yaratıklar olduklarından yazma eylemine ve kitaplara acayip ilgileri vardır. Kedi dostlarının en şikayetçi oldukları ve en çok güldükleri konuların başında kedileri ile yaptıkları kitap ve gazete paylaşım mücadelesi gelir. Evlerin kitaplıkları da bu entellektüel varlıklar için doğal bir mekandır. Kitapların kokuları, ciltleri, küçük raf aralıkları onları inanılmaz derecede cezbeder. (Çalışma odasına her girişimizde kitaplarımızdan birini yerde buluruz. Sevgili kızımız bazen Kafka’ya takılır bazense İktisadi Düşünceler Tarihi’ni okumak ister ki biz daha okuyamadık.)

Yazarlar kedileri olduğu için mi daha iyi yazarlar ya da yazarlar iyi yazdıkları için mi kediler onları tercih eder bu da bir muammadır. Ama kediler insanoğlu ile tanıştıkları günden beri yazının içindedirler. Mısır hiyeroglifleri nazendelerin ilk kayıtlarını oluşturur. Kedi üzerine kimler yazmamıştır ki, Chateaubriand’an Hemingway’e Sadi’den Peyami Safa’ya kadar birçok yazar kedilerin kıyısında köşesinde dolaşmıştır. Ressamlar kedileri ile çalışmakta nispeten zorlansalar da yazarlar bu açıdan şanslıdır, tabii kalem veya klavye ilgilerini fazlasıyla çekmediyse.

1697 yılında Charles Perrault'nun yazdığı ve hala her çocuğun keyifle okuduğu Çizmeli Kedi, kedilerin masal sahnesine ilk cürretli çıkışlarıdır denebilir. 1741'de ise Domenico Balistrieri'nin Milano'da yayınlanan 85 sayfalık "Ölen Bir Kedi İçin Gözyaşları" başka dillere de çevrilmiştir. Bir başka yazar Lewis Carroll da 1865'de Alice Harikalar Diyarı'nda isimli eserinde "Cheshire Kedisi" karakteri ile kedi edebiyatına ciddi bir katkı sağlamıştır.

Ünlü “Toplum Sözleşmesi”nin yazarı ve Fransız İhtilali’nin düşün babalarından Jean Jacques Rousseau "Emile" isimli eserinde “ilgi ve algı” olgusunu işlerken bir kedi ile bir çocuğun merakını kıyaslayarak işe başlamıştır. Bir ihtilal düşün babasına da kedi gibi radikal bir varlık yaraşırdı. Cervantes’in o meşhur kahramanı Don Quixote ise tüm dünyaya meydan okusa da kedilerden usul usul korkar. Haliç sırtlarının güzelliğine doyamamış Pierre Loti ise tam bir kedicidir. Ama o kedilerde dinsel bir gizem olduğuna inanlardandır. Baudelaire de Pierre Loti’nin izinden gitmiş ve bilinmeyen ve fizikötesinin kedilerde toplandığını düşünmüştür.

Fransız şair Rimbaud için karısını, evini terkeden Verlaine de kedileri şiire taşımış ve “Dişi Kedi” şiirini kaleme almıştır.
Ama edebiyatın en kedici isimleri kimlerdi derseniz herhalde Rudyard Kipling ile Mark Twain’i kolay kolay geçebilecek yazar bulamazsınız. Kipling daha da öteye gitmiş kedileri çizmiştir de. Çocukluğumun yazarlarından olan Kipling’den her ne kadar üstün ırk safsatalarına merakı sebebi ile soğumuş olsam da yazdıkları ve kedilerle ilgili yazıları yine de özel bir köşeyi hakeder. Özellikle de 1902’de yayınlanan ve bir ev kedisinin ağzından aktarılan öyküleri. Mark Twain ise hep bana neşeli (daha doğrusu matrak) bir adam olarak gözükmüştür. Tom Sawyer gibi ‘matrak’ bir eser de bu ustaya aittir. Ama usta tam bir kedikoliktir. Hatta kedisizliği kendine has mizahı ile tiye bile alır. (Eh pek de haksız sayılmaz.)

Fransız Edebiyatı’nın köşe taşlarından (ve de adı en zor yazılan yazarlardan) biri olan Chateaubriand’nın kediciliği ise beni biraz düşündürür. Papa 12. Leo tarafından armağan edildiği için mi kedisini çok sever yoksa kedisi olduğu için mi bilemem. Ama şurası su götürmez bir gerçektir ki, Chateaubriand kedisini yazarak ölümsüzleştirmeyi başarmıştır.

Ama biz kedicilerin “kedi edebiyatı” açısından en büyük üzüntülerinden biri Shakespeare’i yanımıza çekememiş olmamızdır. Shakespeare kedilere uzak durmuştur. Oysa ki bir Othello’nun bir Lady Macbeth’in yanına bir kedi ne de yakışırdı. Usta tüm ustalığına rağmen bu keyfi ıskalamıştır.

Çok yiyen, çok gezen ve çok eğlenen, kendisi de iri kıyım bir adam olan (Üç Silahşörleri başka kim yazabilirdi) Alexandre Dumas ise tam bir hayvan dostudur. Hayvanların doğasını zevkle izlemiş ve ifade etmiştir.

Tüm korku dolu yazınına karşın Edgar Allan Poe, ölen karısına bir anlamda ithaf olunacak Annabel Lee diye bir şiir yazmıştır, pir yazmıştır. Annabel Lee’yi okuyanlar bilir, duygular berrak bir su üstünde yüzer gider. Poe da bir kedicidir ve çok sevdiği ölen karısının yatağında üç renkli bir kedi Poe’nun yasına eşlik etmiştir.

Ya Türkiye Edebiyatı, kedilere nasıl bakmıştır? Sağolsun ki Gökhan Akçura bu merakı herkes adına giderdi. Kedi Kitabı'na bakmanız yeterli. Neredeyse yazarlar bandosu geçiyor. Heybeliada'nın simgesi haline gelen Hüseyin Rahmi Gürpınar ve yine bir başka adalı Sait Faik Abasıyanık kedileri es geçmemişlerdir.

Ama Türk Edebiyatı'nın kedici prensi Bilge Karasu'dan başkası olamaz herhalde. Cihat Burak ve Tomris Uyar da sıkı kedici yazarlarımızdan olmuştur.

Kedileri Türkiyeliler yazmayacak da kim yazacak. Her evin bahçesinde, sokağında köşesinde kedilerle yaşayan bizler kedi edebiyatının mekanında yaşarız.

Kediler yazılmayı hep haketmişlerdir. Yazıldıklarını bilmenin verdiği kibir her hallerinden belli olur. Hele ki günlük tutanlara bayılırlar. Bir günlük yazan görseler hop diye defterin yanına fırlar ve sayfalarda kendilerinden bahsedilmesi için biz safdilleri çarçabuk etkileri altına alırlar. Acaba bu yazıyı yazan benim için de benzeri bir durum söz konusu olabilir mi? Acaba?

(Alıntıdır)

KEDİ MEKTUPLARI, Oya Baydar


Bu romandaki kahramanlardan yalnızca kediler gerçektir” diye başlıyor Oya Baydar Kedi Mektupları isimli romanına.

1993 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış olan Kedi Mektupları “eylem kadını” Oya Baydar’ın kediler aracılığıyla bizleri, baskıcı toplumu, insanın insana olan anlaşılmaz eziyetini, 68 kuşağının iç hesaplaşmalarını anlattığı bir baş yapıt. Aslında kedilerin gözünden yakın çağımızın, değişen yüzlerimizin bir tarihi ya da bir sorgulaması.
"Kedilerden öğrenilecek çok şey var" sözünün milimi milimine doğrulandığı Kedi Mektupları, Nina ve Arthur isimli kedilerin kendilerince ve kedice gönderdikleri mesajlar ve mektuplarla başlar. Nina, Arthur’un sahibinin paçalarını koklayarak Arthur’dan gelen mektubu hemen okumayıp geceye saklar. Sadece Nina ile Arthur mektuplaşmaz. Arthur ile Yoldaş, Safinaz ile Nina, Kısmet ile Nina da mektuplaşır. Mektuplar özenle yazılır ve mutlaka imzalanır. Geç yazıldığı için özür dilenir ve cevap beklendiği belirtilir.
Oya Baydar’ın Kedi Mektupları’ndaki kediler, sadece yaşadıkları insanları anlatan kediler olmayıp kendilerini de anlatan, anlattırken de bizler gibi etten kemikten olduklarını belli eden kedilerdir. Karakterleri, beğenileri mektuplara yansır. Hayatın kuralları sarmal bir hareketle kedi de olsa insan da olsa etrafımızda dolanır durur. Kedi Mektupları’nda kedi dostları kendileri ile ilgili de oldukça hoş analizler bulacaklar. Kedi Mektupları bir anlamda kedi dostlarının da tam bir boy aynası olmuştur. Takıntılarımız, komplekslerimiz, sevinçlerimiz, hırslarımız, öylesine güzel betimlenmektedir ki... Oya Baydar’ın konusu güzel, dili güzel bu eşsiz romanı mutlaka ama mutlaka okunmalı. Kedilerin nasıl mektuplaştığının sırrına varanlar bundan sonra kedilerinin yanında daha dikkatli olacaklardır. Onlar fark etmez sananlara bizden uyarı, gerçekleriniz bir gün roman bile olabilir.

25 Mart 2009

BİR KADIN...

Bir kadın çocuktur aslında..
Çocuk gibi davranmayı sever.
Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini de ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak okşamalıdır erkek kadını.
Ama her kadın çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz,
ama asla onu bir Çocuk olarak görmeyeceksiniz.

Bir kadın güçlüdür aslında.
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki Erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile Erkeğin yapmasını bekler.
Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.


Bir kadın sevgilidir aslında.
İçinde her zaman sevgiyi taşır.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz.
Zor sever ama tam sever.
Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için
yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.
Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.
Ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz.
Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.
Bunun nedeni ise engelleyemedikleri "acımak" duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında.
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır.
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır.
O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın bilgindir aslında.
Neler yapabileceğini erkek aklI hayal bile edemez.
Yaratıcılığının sınırı yoktur.
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz yaratıcılığını sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir.
Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.

Bir kadın hayattır aslında.
Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor.
Yemek yemek, su içmek bile.
Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup
içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?

Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız, ne yazık ki yaşamıyorsunuz...

Can DÜNDAR

İNAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR

Biri beyaz biri kara iki kedi..
birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,
birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.
Gölgeler akşamüstünü söylüyor.
Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.
Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu, uzun yolları da göze alabilen bir dostluk

Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,
değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...

Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken
bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,
her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların
savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,
omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,
boş yere bu sokaklarda aranırsınız...

Murathan Mungan

BİR KADININ AŞKI

Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri " derdi..

Ölmedendi, yedi tane resmimiz vardı. 97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi. İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
A.
R.
K.
A.
S.
I.
N.

Gerisi için yıllar yetmemişti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir Mektup çıktı!

Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden kan, zarf ise simsiyahtı. Ve içinden şu sözler çıktı:"14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/Söylemene gerek yok,biliyorum..."

2002'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor.içim acıyor şimdi. çünkü kadınlar biliyor, hissediyor... seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir...

Ayşe ARMAN

BOŞVER BE YAŞI BAŞI!

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü... bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?
takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir
kış günü, öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin...
Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir od aya, ister kıra
bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle
bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...
yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can YÜCEL

İNANÇ, GÖRMEDİKLERİMİZE İNANMAKTIR!

“İnanç, göremediklerinize inanmaktır; bu inancın ödülü ise inandıklarımızı görmektir...”

Kim söylemiş bu güzel sözü bilmiyorum, geçenlerde gazetede bir köşe yazarı tarafından günün sözü olarak yazılmıştı...

Aklıma takıldı, yoğunlaştım bu sözün üstüne, inandığım şeyler hep göremediklerim miydi, ve en sonunda inandıklarımı görebiliyor muydum diye...

İnançla hayal arasında nasıl sıkı bir bağlantı vardır diye...

Hayatta bir şeylere inanmak, yaşama bağlı olma isteğini arttırır, bunu bir çok kez yaşadım, gördüm...

Fakat şu bir gerçektir ki, bir şeylere inanmakla bitmiyor olay...

Çaba gerekiyor, emek gerekiyor, olumlu düşünce gerekiyor ve hayalleri inanca, inancı gerçeğe çevirmek gerekiyor...

Bunlar olmazsa, kalbimizdeki inanç, göremediklerimize inandığımız ve bu inandıklarımızı en sonunda göremediğimiz için dünyamızı karartıyor, bizi bambaşka bir insana çeviriyor...

John Fowles, “Fransız Teğmenin Kadını” adlı o mistik romanında, Charles adlı zengin bir soylunun Sarah adında bir hizmetçiye bir anda aşık olup, onun ortadan kaybolmasından sonra içindeki o nerden geldiği belli olmayan büyük bir inançla yıllarca izini sürmeye başlar bu esrarengiz kadının....

Nerde olduğunu bilmeden, şehir şehir dolaşarak, günlerce, aylarca sürer bu arayış...

Ne olursa olsun Charles’ın içindeki inanç bitmez, tek dayanağı odur çünkü...

Göremediği bir şeye inanmıştır ve ne yazık ki,

Başka güvenebileceği bir şey kalmamıştır...

Ne olursa olsun sevdiği kadını bulacaktır, onu göremese bile ona inanmaktadır, onun yanında olmasa bile onu sonsuz bir aşkla sevmektedir....

Peki siz olsanız ne yapardınız?

Kısa bir süre içinde gördüğünüz bir insana çılgınlar gibi aşık olduğunuzun biraz geçte olsa farkına varsaydınız ve ona koşarak gittiğinizde yerinde bulamasaydınız, üstelik nereye gittiğine, kimin yanında olduğuna dair en ufak bir detay bile öğrenemeseydiniz, ama ne olursa olsun içinizde bir inanç olsaydı?

Ben bu kitabı okurken Charles istediği kadar inançlı ve inatçı olsun, ne olursa olsun Sarah’ı asla bulamayacak ve bu kayboluşun etkisi bir kabus gibi çökecek onun yaşamına diye düşünüyordum...
Ama öyle olmadı...

Yüreğindeki inanç, Charles’ı sevdiği insanı bulmak için zorladı, gidebileceği her yere gitti, bakabileceği her yere baktı, girip çıkmadığı yer kalmadı...

Gazetelere ilan verdi, özel dedektifler tuttu, yolda gördüğü herkese onu sordu....

En sonunda günün birinde Londra’da Sarah’ı bulmaları için tuttuğu özel dedektiflerden onun bulunduğuna dair bir telgraf aldı, koşa koşa gitti ona, içindeki inancın bir gün gerçekleşmiş olmasının verdiği sevinç ve hüzünle....

Onun yanına geldiğinde gördü ki, karşısında artık sevdiği insan yoktu...

Evet, görmediği bir şeye inanmıştı yıllarca ve bunun ödülü olarak en sonunda onu görebilmişti...

Ama acı bir hüsranla bitti bu inancın sonu, Sarah onu çılgınlar gibi sevdiğini bildiği halde Charles’a “uğraşacak yeni ve daha güzel şeyler” bulduğunu, hatta yaşamında başkasının olduğunu söyleyerek bu inancı, bu yarınlara umut veren sevgiyi bir anda yok etti...

Charles, onca zaman göremediği bir şeye yürekten inanmış ve bunun ödülü olarakta onu en sonunda görebilmişti, ama tüm bu umut, çaba ve inanç onun hayatını mahvetmekten başka bir işe yaramadı...

Bu trajedinin sonu şu cümlelerle anlatılıyordu:

“Hayat, gizemli kurallar ve gizemli seçimler nehri, ıssız bir kıyı boyunca akıyordu; diğer ıssız kıyı boyundaysa Charles şimdi yürümeye başlamıştı, kendi cesedinin taşındığı bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adam gibi. Mutlak bir intihara doğru mu yürümektedir? Sanmam; çünkü, sonunda kendinde bir inanç zerreciği bulmuştur, üzerinde bir şeyler inşa edebileceği gerçek bir benzersizlik...hayatın bir simge olmadığını, tek bir bilmece ve onu bilememekten ibaret olmadığını, tek bir yüzü olmadığını ve zarlar bir kere kötü gelmişse hemen bırakılamayacağını anlamaya başlamıştı....”

Evet, Charles’ın inancı gerçekleşmişti ama boşa çıkmıştı...

İnanmanın ona verdiği ödül acı bir deneyimden başka bir şey olmamış, belki onu daha güçlü ve olgun yapmış belki de insanlara ve sevgi kavramı üstüne güvensiz ve olumsuz bir bakış açısı kazandırmıştı...

Hayatta her şey gelebilir insanın başına, kesin olan tek bir şey vardır ki, tüm inançlarınıza, umutlarınıza, beklentilerinize, hüsran ve hayal kırıklıklarınıza rağmen dünya dönmeye devam ediyor ve inancınız bir kez olsun boşa çıktıktan sonra her şeyden vazgeçmek yapılabilecek en basit şey oluyor...

Siz ne yapardınız bilmiyorum, ama eğer benim sevdiğim insan ansızın ortadan kaybolsaydı ve içimde hala bir şeyler olduğunu hissetseydim, ne olursa olsun onu bulurdum, en azından içimde kalanları söylerdim ve kendi iç huzuruma kavuşurdum....

Tüm bunları yapabilmek ve yürekten hissedebilmek için göremediğim bir şeye inanmak pahasına, sırf o sevginin varlığı, o sevgilinin yokluğu içimi acıtmasın, beni saplantılı bir varlığa çevirmesin diye, durmaksızın arardım onu....

Bulduğumda karşıma nasıl ve ne tavırla çıkacağını bilmeden, kalbimdeki inançla, her şeyi göze alarak...

Çünkü sonunda ne olursa olsun, inancımın ödülünü alacağımı bilirdim ve karşı taraf ne yaparsa yapsın, inancımın verdiği ödül, içimde kalanların dışarıya vurulması ve karşımdaki insanın ne olursa olsun onu sevdiğimi bilmesi bana yeterdi...

Belki size az şeyle yetinmek gibi görünebilir tüm bunlar, ama ne kadar inanırsanız inanın, sonunda elde edeceğiniz ödül sizin istediğiniz gibi olmayabilir...

Bir gün taparcasına sevdiğiniz insanın karşısına çıkıp onu ne kadar sevdiğinizi, onun için her şeyi göze alabileceğinizi söylediğinizde size hiç ummadığınız bir şekilde karşılık verebilir...

Belki içinizdeki inanç hüsran dolu bir hayal kırıklığına, belki de eşi benzeri bulunmayan bir mutluluğa sebep olabilir, ama tam olarak ne olacağını kimse bilmez...

Charles sevdiği insanı bulacağına inanmasaydı belki de içinde kalan sözlerle, hislerle ve yok olan sevgilisinin hayaliyle günden güne kötüye gidecek, belki de intihar edecekti...

İnandı ve buldu, ödülünü aldı...

Belki istediği ödül bu değildi ama hiç değilse içinde kalan tek bir şey olmadı, yapabileceği, söyleyebileceği her şeyi söyledi...

Sonra yaşamaya devam etti...

Böyle platonik bir aşkın acısından sonra bile bir “inanç zerreciği” buldu içinde...

Çünkü bir kere inanıpta hüsrana uğramak, bir daha hiçbir şeye inanmamanız anlamına gelmez, aksine sizi daha çok inanmaya ve kendinize güvenmeye teşvik eder...

Tabi bu görüş, bakış açısına göre değişir...

Hayat, öyle mistik, tuhaf, beklenmedik ve farklı kavramlar barındırır ki içinde, yaşayan varlıklar olarak bir şeylere inanmak, bir şeyleri umut etmek ve bir şeyler yapabileceğimize inanmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur...

Her şey istediğimiz gibi olmayabilir, çünkü çoğu şey bizim kontrolümüzde değildir...

En azından inançlarımızı biz kontrol edebilir, ne olursa olsun sonunda göremediklerimize inanmanın ödülünü kazanmanın mutluluğunu yaşayabiliriz...

En azından sevgi ve saygımızı biz kontrol edebilir, ne olursa olsun en sonunda ulaşılmaz sandıklarımızı sevmenin ve belki de sevilmenin ayrıcalığını yaşayabiliriz...

“İnanç, göremediklerinize inanmaktır; bu inancın ödülü ise inandıklarımızı görmektir...”

Bu ödülün ne olacağını bilmeden, tatlı bir sürprizle mi yoksa sizi yıkmaya yetecek bir hüsranla mı karşılaşacağınızı bilmeden, inancınıza güvenerek yola çıktığınızda, bence kaybedecek fazla bir şeyiniz yoktur, en sonunda kazanacağınız ödül olumlu veya olumsuz da olsa, sizi daha farklı ve güçlü bir insan yapmaya yetecektir...

Kaynak: “Fransız Teğmenin Kadını” John Fowles, Ayrıntı Yayınları, 2000, İstanbul

Hatice Mine BAHADIR

UÇURUM

Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:

"Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

'- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.'

Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:

'- İngiltere'de bu ameliyatı yapabi­lecek doktor var mı' diye sordu.

'- Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.

Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Ote­le giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça iti­yordu.

Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

Polis, böyle tanınmış bir doktorun ne­den Wilkelman adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu."

* * *

Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahın­da gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.

Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Ar­jantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhte­şem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına...

Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşun­layarak susturması ne trajik bir final!..

Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçir­dikten sonra çekildiği makyaj odasında ses­sizce ağlayan bir palyaço gibi... Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... insanın sözü geçmez, gücü yetmez ba­zen kendine...

En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız...

Diline doladığı herkesin iç dünyasını ka­lemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keş­mekeşi tariften acizdir.

Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı'yı sorgulamaya başlamış bir din ada­mı kadar çaresiz, kıvranır insan...

Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

...ya da cehennemi bir cephede gün bo­yu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

...en yakından tanıdığı zaafı, en güven­diği yanına yakıştıramaz insan:

...ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin...

...bir kurşunla durur.

* * *

Çünkü en beteridir kendisiyle savaşan­ların, kendine yenilmesi...

İnanmadan din adamı olarak kalamaz­sınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesa­retsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir ya­rayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf”ları­nızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...

insan, kendine rağmen gider o zaman...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kol­larına koşar.

Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...

Malum; "uzun süre uçuruma bakar­san, uçurum da senin içine bakar."

Can DÜNDAR

ÖYLESİNE BİR MEKTUP...

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Can DÜNDAR

SENİNLE OLMANIN EN GÜZEL YANI

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?

Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?

Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?

Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?

Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?

Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?

Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki...
YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN...

Can YÜCEL

YAŞAYINCA ANLADIM

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...

Can YüceL

KADINLARLA İLGİLİ BİLMİŞ TESPİTLER!!!


* Kadinlar aglar. Ancak tek basina bir köseye çekilip de yalniz-aglamaz. Kadinlar sadece sevdigi erkek duyabilecekse aglar.
* Bütün kadinlar kesin bir cevabi olmayan konularda soru sormakta müthis ustadir. Maksat, siz kendinizi sürekli suçlu hissedin.
* Kadinlar asla sir saklayamaz. Daha dogrusu, kadinlar için bir sirri en yakin üç arkadaslarina söylemek, sirri açik etmek kapsamina girmez. Bu mantikla hepsi en yakin arkadaslarina söylediklerinden sonunda sirri bilmeyen kalmaz.

* Kadinlar telefona cevap vermeyi sevmez, uzun uzun çalsa dahi rahatsiz olmadan açmayabilirler. Lakin telefonda en uzun konusmalari yapanlar yine onlardir.

* Kadin yataga yatmadan "evvel" saçini tarayan tek yaratiktir.

* Kestirme yola sapildiginda her kadina bir "kaybolacagiz" korkusu gelir.

* Istinasiz her kadin vermesi gereken bir-iki kilo oldugunu düsünür.
* Kadinlar durup dururken eve bir buket çiçekle gelen kocadan süphelenir.
* Kadinlar tuvaletin kapagini küçük bir hareketle indirmek yerine tuvaletten salona kadar yürür, kocasina söylenir ve tuvalete geri döner.
* Erkek konusurken kadin lafin ortasindan konusmaya dalar ve devameder.Ayni seyi erkek yapacak olsa kiyamet kopar.
* Dügünlerde kadin kadina dans edenleri görünce kimsenin aklina birsey gelmez. Erkekler için durum ayni degildir.

* Karisinin gözucuyla bir baska adama baktigini yakalayabilmis erkek yoktur.Oysa kadinlar erkeklerini baska kadina baktigi an saniyesinde yakalarlar.

* Kadinin dondurmayi nasil yedigine bakarak karakter testi yapabilirsiniz.

* Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadin, sokaga çiktiginda saatlerce baska kadinlarin elbiseleriyle ilgilenir.

* Kadinlar asla haksiz degildir... En haksiz oldugu konuda bile "Kendime göre nedenlerim var" der.
* Tabiatta kadinlara karsi son sözü söyleyebilecek tek bir dogal yapi vardir:Yanki! * Kadinlar kendilerine neler verildigine degil, onlar için nelerden vazgeçildigine bakar.

* Kritiklere baslayan kadin, kritik bir yasa gelmis demektir.

* KADIN ELINIZI TUTTUGU ANDA BILIN KI ENINDE SONUNDA TEPENIZE ÇIKACAKTIR.

* Dünyanin en güzel kadini olduklarini bütün erkeklerin idrak etmesini isterler. Kendileri henüz üç dört yaslarindayken bunu idrak etmislerdir.

* Bütün erkekleri bastan çikarmak isterler.Çevrelerinde bastan çikmamis tek erkek kalmayincaya kadar harekata devam ederler. Ha, karsilik verirler vermezler, o baska mesele.

* Kendilerinden baska bütün kadinlarin yeryüzünden yok olmasini isterler.Hadi fazla abartmis olmayayim, anneleri ve Feristah'a benzemesi sartiyla bir arkadaslari kalabilir.

* Her daim kavga etmek isterler. E haklilar, insan havasiz susuz yasayabilir mi?
* Kocalarinin zengin, yakisikli, kültürlü, basarili, dürüst, güvenilir, sadik ve kilibik olmasini isterler.Bu kadar meziyet kafi. Adamin kafasina kakilacak birkaç eksiklik olmali.
* Anlasilmaz olmayi, ayni zamanda da anlasilmayi isterler. Anlayan varsa beri gelsin!
* Bütün kadinlar tarafindan kiskanilmak isterler.Zaten bütün kadinlar bütün kadinlari kiskandiklarindan lüzumsuz bir istek.
* Eger iliski bitecekse bitiren tarafin kendileri olmasini isterler. Olurlar da. Aksi durumda ne yapar ne eder tekrar bir araya gelir, ''terk etme''eylemini gerçeklestirirler.
* 24 saat alisveris etmek isterler. Aslinda bu çok önemli bir husus.Kadinlarin yarisi yokluktan, öteki yarisi dükkanlar 24 saat açik olmadigindan bu istegini gerçeklestiremez. Hal böyle olunca, gelsin bunalim..

* Dünyanin merkezi olmak isterler. Cesareti olan erkek varsa baska merkezler icat etsin. Hiç olmazsa ''Pisman olma'' duygusunu tatmis olur.

* Otuzlu yaslarda kalmak isterler. Nitekim kalmak isterler nitekimde kalirlar.
(Alıntıdır)

ATATÜRK VE KADIN


nsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?"

‘Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."


"Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer birşeyler asararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır."


"Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz."


"31 Temmuz 1932′ de Türkiye güzeli Keriman Halis’ in, Belçika’ da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na ‘Ece’ ünvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

‘Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."



"Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz."


"Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım."


"Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir."


"Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu vesile ile bakın Atatürk nasıl seslenir:

‘Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını, bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve lihakatle kullancaktır."


"Ne mutlu bir Atatürk yetiştiren Türk kadınına, ne mutlu O’na sahip olan Türk milletine…"

(Alıntıdır)